🎯 Istiklal Marşı Okumanın Püf Noktaları
TürkiyeCumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin milli marşı olan İstiklal Marşı'nın yazarı Mehmet Akif Ersoy'dur.12 Mart 1921'de kabul edilen milli marşımız, bugün her yerde coşkuyla okunmaktadır. Türk Milleti'nin bağımsızlığının ve egemenliğinin en önemli simgesi olan İstiklal Marşı, bağımsızlık
İstiklal Marşı’nın Kabulü,12 Mart 1921 0 YorumlarYazan Eser Ürküt 12 Mart 2019 Millî marşlar, milletlerin kahramanlık destanlarıdır. Bayrağımız ve onun hürriyetini ebedîleştiren İstiklal Marşımız; milletimizin ruhunu, tarihini, ideallerini aksettiren ölmez değerlerdendir.
Van, Hakkari ve Bitlis'te, 12 Mart İstiklal Marşı'nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy'u Anma Günü dolayısıyla törenler düzenlendi
İslâmîKaynaklar Açısından Peygamberlerin Konuştuğu Diller = Languages Spoken by the Prophets: According to Islamic Sources, Cumhuriyet İlahiyat Dergisi = Cumhuriyet Theology Journal [Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi], 2021, cilt: XXV, sayı: 1, s. 385-407.
İşte Mehmet Akif Ersoy’un size ilham verecek sözleri: Mehmet Akif Ersoy Eserlerine Ulaşmak İçin Tıkla! 1. “Ağlarım, ağlatamam, hissederim, söyleyemem. Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım”. 2. “Konuşmak bir mana ise susmak bin bir mana. Herkes konuşmasına konuşur lakin sükût yürekli olana”. 3.
TÜRKİYE'DE YENİ MERKEZİN OLUŞUMUNDA GELENEKSEL ÇEVRENİN KULLANDIĞI ARAÇLARIN İŞLEVSELLİĞİ
Yurtta İstiklal Marşı coşkusu . AA; 23.04.2020 - 21:03; Telegram ile Uzun yolda güvenli yolculuğun püf noktaları. Kralspor . 10 . MKE Ankaragücü, Federico Macheda ile anlaştı
Konya’nın Kulu ilçesinde İstiklal Marşı’nı en güzel okuma yarışması düzenlendi.
Enkolay yoldan, pratik olarak mangal yapmanın püf noktaları ve mangal yakmanın incelikleri ile ilgili sizlere çok güzel bilgiler vereceğiz. Türk insanı için ızgarada pişen yemeğin lezzeti paha biçilemez. Ateşin kokusu ete sindi mi, apayrı bir lezzet olur. Sebzeleri bile közlediğimizde sanki bambaşka lezzetlere dönüşür.
bdFsc. İyi, doğru ve başarılı bir yazı yazabilmek için 1 gözlem yapmak; 2 düşünmek; 3 okumak; 4 anadilini iyi kullanmak gibi ilkelerin yerine getirilmesi gerekir. 1. Gözlem yapmak Arapça “müşahede” =1. gözle görme, açıkça görebilme; 2. tasavvufta düşünce yolu ile manevî âlemi görür gibi olma karşılığı olarak, gözle-fiiline -m “fiilden isim yapma eki” getirilmek suretiyle yapılmış yeni bir kelime olan gözlem; görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma organlarımızla dış dünyadan sağladığımız duyumların bütünüdür. Âlemi, yâni insanları, varlıkları, olayları; bir bütün olarak hayatı tanımak için mutlaka gözlem yapmak gerekir. Gözlem müşahede yoluyla tanıdığımız her varlık, her olay, hayatımızın bir parçası olur. Görmediğimiz, tanımadığımız yerleri kişileri ve şeyleri ne anlatabiliriz, ne de yazabiliriz. Meselâ, hiç “vapur” görmemiş birisinden vapuru tanıtmasını istediğimiz aman, alacağımız sonuç hiç de başarılı olmaz. Bir nesneyi görmemiş olan kişinin o nesne hakkında söyleyebileceği hiçbir şey yoktur. Meselâ hiç fil görmediği için bu hayvanı tanımayan üç kör insana filin bacağını, hortumunu ve kulağını ellettiğimiz zaman üçü de ayrı ayrı şeyler söyleyeceklerdir. Bir insanın hiç görmediği bir şeyi hayal etmesi de beklenemez . Çünkü hayal “1. bir şahıs veya şeyin insanın aklında canlanan şekli; 2. asıl ve hakikati olmaksızın canlandırılan, görüldüğü sanılan şey” demektir. Gözlem yapmak için mutlaka görmek, bunun da ötesinde görmeyi öğrenmek gerekir. 2. Düşünmek “Uzun uzadıya inceleyip tetkik etmek” anlamına gelen düşünmek yalnız insanlara has bir özelliktir. İyi konuşup, iyi yazmak için mutlaka düşünmek gerekir. Eski dilde “mütefekkir” denilen kişiler “düşünen, düşünücü” kişilerdir, insanlan düşünmeye sevke-den şeyler, gelişen olaylar, yenilikler, ve dış dünyadır, toplumdur. Düşünce, insana doğuştan gelmiş gizli bir güç olmadığı, sonradan ve toplumla kazanıldığı için, kişiden kişiye, hatta toplumdan topluma değişir ve farklılıklar gösterir. Meselâ, Amerikan ya da Avrupa toplumunda yaşayan birisinin dünya, ahlâk ve bütünüyle hayat görüşü, bir Türk’ün dünya, ahlâk ve hayat görüşünden çok farklıdır. Bu görüş farkını yaratan da toplumun kendisidir. Türk toplumunun gelenek-görenek ve “töre” adını verdikleri kökleri yüzyıllar öncesine uzanan yazılı olmayan yasalar batı toplumu için anlaşılması çok güç uygulamalardır. İnsanoğlu beyniyle düşünür. Bunun için düşünceye “beynin ürünü” diyebiliriz. Yeryüyüzündeki canlı varlıkların içerisinde, “düşünme” özelliğiyle yüceliğe ulaşmış olan insanoğlu, içinde yaşadığı tabiatı, dünyayı; her an birlikte olduğu insanı, sonsuzluğa uzanan uzayı, yıldızları, kara delik’in ötesini tanımak, kavramak; bunun neticesinde bir hüküm vermek için devamlı düşünmek zorunda kalmıştır. Bu düşünmenin sonucu medeniyet ilerlemiş, hatta insan aklının alamayacağı kadar gelişmiştir. Telgraf, telefon, elektrik, TV ve bilgisayarın icadı bu gelişmenin birer basamağıdır. Düşünen insan, ortaya mutlaka bir şeyler koyar. İşte, ortaya konulan bu şeylerin doğru, sağlıklı ve bilimsel olabilmesi için, peşin hükümlü olmamak, hurafelere boş inançlara değer vermemek, heyecanlı olmamak gerekir. Tarafsız, objektif ve sain düşünen kişilerin ortaya koyacakları değerler, bilimsel ve böyle düşünen herkes tarafından kullanılmaya hazır malzemelerdir. 3. Okumak Konuşmada ve yazmada başarılı olabilmek için mutlaka çok okumak, okuduğumu yorumlamak, kültürlü olmak gerekir. “Kültür”, “Bir milletin manevî varlığını ve düşünce birliğini meydana getiren fikir ve sanat mahsullerinin, ananelerin bütünü” olduğuna göre, kültürlü olmak, bütün bu özelliklere sahip olmak demektir. insanoğlunun bilgi, duygu ve hayal gücü roman, hikâye, gezi notlan hâtırat/seyahatname, köşe yazıları, hatta masal gibi edebî ürünleri okumakla zenginleşir. Okuyan kişinin dil ve ifade anlatım gücü ile düşünme yeteneği, okumayan, bilgisiz câhil kişiyle kıyaslanamayacak kadar farklıdır. Okuyan kişi medenidir, yöresini, ülkesini ve dünyayı tanır; iyiyi kötüden ayırıp değerlendirme yapmasını bilir. Okumayan kişi ise donmuş, fosilleşmiş, kendi kabuğundan çıkamamıştır. Okumayan kişinin “bilgisiz, câhil, güçsüz, kapasitesiz ve yetersiz” sıfatlarıyla anıldığı veya tanıtıldığı unutulmamalıdır, 4. Anadilini iyi kullanmak Başarılı bir konuşma veya yazıda anlatımın işlek, açık ve tesirli olması için, kişinin anadilini çok iyi kullanması gerekir. Bunun için de mutlaka dil bilgisi kurallarını iyi bilmek şarttır. Anadili eğitimi sabırla, inançla ve şuurla yapabileceği için, anadilini kusursuz ve yetkiyle kullanabilmek de bir anda oluverecek şey değildir. Atalarımız, “Bakmakla öğrenseydi, köpekler kasap olurdu” demişler. Her şey zaman ve sabırla en güzele ulaşır. Üslûp yani “tarz, usul, tutulan yol, stil” dediğimiz şey de düşünerek, okuyarak ve yazarak zaman içinde gelişir. Tanınmış roman, hikâye ve köşe yazarı ile şairleri üne kavuşturan üslûplarıdır. Ayrıca “İyi Bir Anlatımın Özellikleri” sayfasından da bu konuda yararlanabilirsiniz. » “Kompozisyon“ sayfasına dön! Yorum Yap! Yazı Ayrıntıları... Yazdır! Bu Yazıyı Paylaşın!
İsmail Kara, bugüne kadar yediden yetmişe herkesin tahsil yıllarında karşılaştığı, düzenli olarak okuduğu, tekrarladığı, İstiklâl Marşı üzerine 100 yıldır fikri ve edebi bakımdan kayda değer metinler yazılmadığını söylüyor. Abone Ol Mukadder Gemici 24 Ekim 2021, 0400 Yeni Şafak İsmail Kara Yüz yıl hatta daha fazla yaşayabilmek, yazıldıktan yıllar sonra insanlara aynı duygularla ulaşmayı başarabilmek çok az edebî metnin kaderinde vardır. Geriye dönüp bakıldığında çoğu dil, şekil ve mahiyet bakımından anlaşılmamaya mahkum büyük bir yığın vardır; yılları devirerek en üstte kalanlar ise “büyük metinler” olarak karşımızda durur. Yazarı uzaktadır, çoktan toprak olmuştur ama o metin, artık yazarın hakikatiyle, sebeplerle, olaylarla iç içe geçmiştir. Yazıldığı an ile birlikte capcanlıdır, yüz yıl sonra kaybolmadan, unutulmadan karşımızdadır. 2021, İstiklâl Marşı’nın kabulünün 100. yılı idi. Tam bir asır önce çok zor zamanda, bir var oluş ve yok oluş mücadelesinin ortasında, İstiklâl Savaşı’nın daha neticelenmediği günlerde kaleme alınmıştı. O günden bugüne bölünüp parçalanmadan geldi, bir bütün halinde basıldı, asıldı, yazıldı, okundu, ezberlendi. Kara, merhum Âkif’in his ve fikir aleminin zirvelerinden olan şiiri “Bir Düşünce Tarihi Metni Olarak İstiklâl Marşı” kitabıyla okumaya, bu okuma üzerinden de bir milleti geçmişi ve geleceği üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor. Klasik bir soru ile başlayabilir miyiz? Nereden ve nasıl çıktı bu kitap?Birçok yerden, birçok kaynaktan… Önce Âkif çalışmaları. İkinci olarak modern Türk edebiyatı ile çağdaş Türk düşüncesi bugün anlamakta zorlanacağımız kadar iç içedir. Çağdaş Türk düşüncesinin babaları yeni Türk edebiyatının da öncüleridir büyük ölçüde. Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Midhat Efendi, Âkif meselâ… Onun için bazı şiirler üzerine düşünce tarihi metinleri yazmak epeyi zamandır düşündüğüm bir şeydi. “İstiklâl Marşı, üzerinde derinliğine düşünülmemiş, hakkında büyük metinler yazılmamış bir şiirdir” diyorsunuz. Bildiğimizi iddia ettiğimiz İstiklâl Marşı’nın üzerine düşünmemiz gereken tarafları nelerdir? Bu bir itham değil tespit. Neticeleri itibariyle acı bir tespit ama... Yediden yetmişe herkesin tahsil yıllarında karşılaştığı, düzenli olarak okuduğu, tekrarladığı, dinlediği bir metin, üstelik bir milletin İstiklâl Marşı. Ve bu şiir üzerine kayda değer metinler yazılmamış. Ne edebî olarak ne de fikrî bakımdan…İsterseniz hükmü biraz yumuşatalım; hak ettiği ve gerektiği ölçüde tanınmayan, bilinmeyen bir metin diyelim. Netice değişmeyecektir. İSTİSNAİ BİR YERDE DURUYORHangi yönleri üzerine düşüneceğiz peki?Belki öncelikle edebî yönü üzerinde durulacaktır, şiir olması dolayısıyla. Çağdaş Türk düşüncesinin, çağdaş İslâm düşüncesinin en önemli kavramlarından birkaçını yeniden ele alması ve bir yere doğru taşıması bakımından istisnai bir yerde duruyor. Hem de Cumhuriyetin kuruluş arifesinde. Dolayısıyla hem öncesindeki birikimi ve fikrî-felsefî-dinî gelişmeleri, değişmeleri, daralmaları hem de Cumhuriyet devrindeki devamlılıkları veya köklü değişiklikleri, sapmaları takip bakımından imkânlı ve vazgeçilmez bir metin. Ben bugün için de bu imkânları içinde taşıdığını düşünüyorum. Kitapta İstiklâl Marşı’nı “İstiklâl”, “Millet”, “Medeniyet” gibi altı kavram üzerinden şerh ediyorsunuz. “Millet”in kalıplaşamadığını, adeta bir anlamlar yumağı olduğunu görüyoruz. Millet kelimesinin doğru anlamı nedir, Âkif’in kullandığı anlam hangileridir? Modern dönem için meselenin merkezi yeri şurası Arapça’da, Farsça’da, Türkçe’de millet din üzerinden tanımlanan bir toplum ve cemiyetin, cemaatin adı. Ümmet de aşağı yukarı aynı mânâya geliyor. Bugünkü kullanımda millet dediğimize klasik kullanımda kavim deniyor. 19. yüzyılın ikinci yarısına geldiğimizde toplumları tanımlamak için kullanılan kavramlarda anlam genişlemeleri yahut daralmaları oluyor. Çünkü milliyetçilik çağındayız ve bu süreçler, batıdan akıp gelen milliyetçilik rüzgârları ve dalgaları Osmanlı Devleti’ni ve İslâm dünyasını da ciddi oranda etkilemektedir. O güne kadar Osmanlı Devleti dahil bütün büyük İslâm coğrafyalarında Müslümanlar gayrimüslimlerle, farklı ırklardan, farklı dillerden insanlarla birlikte yaşıyor. Artık bu yapı dağılmaya yüz tutuyor. Bu dağılma; kavramlar dairesini ve onların anlamlarını da etkiliyor, çatlatıyor, dağıtıyor. Batı dillerindeki nation kelimesini nasıl karşılayacaksınız yahut Osmanlıca’daki millet, ümmet, kavim, cins kelimelerini nüanslarını muhafaza ederek batı dillerine nasıl aktaracaksınız? Âkif de, Safahat ve İstiklal Marşı’ndaki millet de bu sıcak süreçlerin içinden geliyor. Milli Mücadele yıllarında ve Cumhuriyetin kurulduğu dönemde Türk milleti İslâm ve Müslümanlık üzerinden tanımlanıyordu. 1924’ten itibaren İslâmın ve Müslümanlığın paranteze alınmasıyla milletin birinci derecede ne üzerinden tanımlanıp anlaşılacağı da paranteze alınacaktır ama vâkıa hâlâ böyle idi, böyledir. Kitapta Lozan sürecinde “İstiklâl Marşı’na ruh üfleyen mânâ ve değerler dünyasından uzaklaşma”ya başlanmasını “bazı mecburiyetler ve zaruretler”e bağlıyorsunuz. Kapalı bıraktığınız bu hususu biraz açmanızı istirham edebilir miyiz? Ya da şöyle sorsam, bu mecburiyet ve zaruretler bugün var olmaya devam ediyor mu? Benim yorumuma göre Cumhuriyeti kuran kadro da 1923’ten itibaren din merkezli olarak yaptıklarını -buna İslâmın paranteze alınması ve baskılanması diyorum- yapmak mecburiyetinde kalacaklarını düşünmüş değillerdi. İstiklal Marşı’nın 1924’ten itibaren çok tekrarlanan ama anlamı ve ruhu üzerinde kafa yorulmayan bir metin haline gelmesinin sebebi de budur. Bugün de yerinde ve ağırlığında bir metin değildir maalesef. Kitabın yazılma amaçlarından biri de yeniden bir yerindelik ve ağırlık arayışıdır. Umarım bu bir derecede olmuştur ve okuyucular tarafından da anlaşılacaktır. Türkiye sadede gelemiyorHâlâ devam ediyor mu Lozan süreci diye de sormuştum…Lozan sürecinin devam ettiğinde şüphe yok bence. Türkiye hem entelektüel olarak hem de fiilen İslâmı parantezden çıkarma kapasitesine ulaşamadı yahut buna hiç niyetlenmedi. Neleri feda ederek ne alabildiğini yaşayarak gören Cumhuriyeti kuran ve 1960’lara kadar getiren kadro bunu en azından biliyordu. Ondan sonrakilerin bildiği de şüpheli. Bu sahada olanlar yani dini yükselişler gibi anlatılanlar -karşı devrim diyenler bile var, biliyorsunuz- bunlar bir kısmı normalleşme ama daha fazlası arızi veya siyasi atraksiyonlarla, uyarılmışlıklarla alâkalı gelişmeler gibi gözüküyor. Bunu kendilerini nerede ve nasıl konumlandırdıklarına, hangi dilden konuştuklarına bakarak tespit edebiliriz. Onun için bazı getirileri ve avantajları da olan çok partili hayat tersten Lozan sürecinin iyice yerleşmesi ve müesses nizam haline gelmesi olarak da yorumlanabilir. Türkiye çok partili hayatta da kendi hayâtî problemlerini değil önüne konan, daha doğrusu boca edilen konularla boğuştuğu ve bunlar üzerinden bölünmeler, kutuplaşmalar yaşadığı, bu karşıtlıklara da fikir hayatı veya siyasi mücadele dediği için sadede gelemiyor. Gücü buna yetmiyor, esas meselelere yanaşamıyor. Bunu bütün soğukluğuyla görmek lazım. Ama Türkiye’nin kendisini sağaltma imkânı ve potansiyeli her zaman var, ümit verici olan burası, mevcut durumlar marş için yeni arayışlarMilli marşımızı zaman zaman değiştirme teşebbüsleri de olmuş. Hatta Necip Fazıl’ın Büyük Doğu şiiri bile bu arayış vakitlerinde milli marş olması için kaleme alınmış. İstiklâl Marşı günün birinde değişir mi?İslâmın paranteze alınması İstiklal Marşı’nın da paranteze alınmasını gündeme getirdiği için 1924, 1925 yıllarında Ankara’da, Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere resmi kurumlarda bazı yeni marş arayışları başlıyor, elimizde bu istikamette resmi yazışmalar var. Bunların yukarılardan habersiz olduğunu düşünmemizi gerektirecek haklı sebepler ve işaretler yok. Tek parti iktidarının yanında yer aldığı dönemde Necip Fazıl’ın yazdığı meşhur marş da bunun bir uzantısı. Hamdolsun demek lazım, İstiklal Marşı’nın mânası ve ruhu hemen herkes tarafından unutulmakla beraber marş olmaktan çıkmıyor, çıkarılmıyor, belki buna cesaret edilemiyor. Teferruatını bilmiyoruz. Bugün zayıf bir beste ile de olsa okunmaya, yetersiz de kalsa anlaşılmaya devam ediyor. Umalım, Âkif’in dediği gibi Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
dünya arapça günü diye bir şey uydurulduğunu görmemi sağlayan açıklama. tipik akp sıvama açıklaması bu kadar alakasızlık niye, dünya arapça günü nedir ve neden istiklal marşını arapçaya çevirme ihtiyacı duyulur t sistematik olay. denedi. tepki çekti. beklemeye gecti.bkz istiklal marşı'nı arapça okuyan öğrenci bugün arap günü, sonraki gün islam günü sonra bi bakarsın afganistan oldu bitti. zaten o büyük portreden bahsettiğimiz olay değil mi. yavaş önce kültürünü bitir, sonra gelenek göreneklerini, sonra ahlak. neyi kutlarsanız kutlayın hepinizin canı yerin dibine batsın. bu topraklar türkiye cumhuriyeti araplarda bile kullanilmayan arapca gununu bu salaklar burada kutlamaya kalkinca boyle olur iste..ama deneme yaptiklari konusu bence de dogru. mesela istanbul'da polisin trafigi isteyerek yavaslatmasi ile tepkiyi olcmeye calisiyorlar. tabii bu birilerinin agzina terligi vuruncaya kadar devam eder.. bahsi geçen üniversitenin mevcut rektörü eylülde gelmiş. üniversitenin adı da son zamanlarda sıkça olumsuz bir şekilde anılmaya başlandı.bkz rektör yardımcısının kızının inanılmaz yükselişibkz kırıkkale üniversitesi istiklal marşı yasağıbkz istiklal marşının arapça okunmasıacaba sadece tesadüf mü?! 13 mayıs türkçe’nin resmi dil ilan edilmesini kutlayan bir arab ülkesi var mıdır? dini vecibeleri yerine getirme şartıyla rektör olunan günümüzde full müslümasyon politikalar uygulanan üniversitelerde şaşırılmayacak bir durum ve açıklamadır araplarıda arap götü yalamayı sevenleride mutlu türküm diyene ekşi sözlük kullanıcılarıyla mesajlaşmak ve yazdıkları entry'leri takip etmek için giriş yapmalısın.
İstiklal marşının anlamı ve önemi nedir? sorusu öğrenciler tarafından araştırılıyor. 18 Milyon yakın öğrenci geçtiğimiz Pazartesi günü ders başı yapmıştı. Derslerin başlamasıyla öğretmenler ilkokul çağındaki binlerce öğrenciye İstiklal marşının anlamı ve önemi anlatan yazı getirmeleri onlara ödev veriyor. Bizlerde yarınlarımızın teminatı öğrencilerimiz için bu bilgileri bu sayfada yayınlayacağız. Yorumlarınızı aşağıda yaparsanız memnun oluruz. İstiklal marşının anlamı ve önemi nedir? İstiklal marşımız, 12 Mart 1921'de Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından İstiklâl Marşı olarak kabul edilmiştir. Yazarı Mehmet Akif Ersoy'dur. Bestesi Osman Zeki Üngör'e aittir. Orkestrasyonu Edgar Manas tarafından yapılmıştır. Devlet belli bir kara parçası üzerinde yaşayan ortak tarih, dil, geçmişe sahip, hepsinden de önemlisi ortak değerleri olan insanlardan bir birlikteliktir. Her devletin milli marşı, bayrağı ve yönetilişi bellidir. Ve devletler milletin hakkettiği şekilde yönetilir. Milletleri ise millet yapan ortak değerler bütünüdür. Bunlardan en önemlisi ise milli marşlardır. Atalarımızın canlarını vererek, her karışını dış güçlere karşı korudukları bu Vatan sevgisini, yine rengini atalarımızın kanlarından alan Bayrak sevgisini en güzel anlatan mısralardır İstiklal Marşı. Milli duyguların en güzel örneği, Türk Milleti’nin bağımsızlığının tüm dünyaya ilanıdır. Bu yüzden milli marşların en görkemlisi, en cesurudur İstiklal Marşı. Türk milletinin dün de bugün de rehberi olan İstiklal Marşı’nı dinlediğinde heycanlanmayan hiçbir Türk vatandaşı yoktur. O marş milli duyguların, inancın, kahramanlığın mısralara dönüşmüş halidir. İstiklal marşı Türk milletinin söz konusu bağımsızlık olduğunda neleri yapabileceğinin kanıtı, çelikleşmiş bir ifadesidir. Gerek sözleri, gerekse müziğiyle İstiklal Marşı dünyada eşsiz bir marştır. Birçok yabancı devlet vatandaşı İstiklal Marşı’nı duyduğunda etkisi altında kalmaktadır. Çünkü İstiklal Marşının her satırından korkusuzluk akmaktadır. Tüm bu nedenlerden dolayı hepimizin İstiklal Marşı’na sahip çıkması, marşı mısra mısra irdelemesi gerekmektedir. Ancak o zaman bağımsızlığa nasıl kavuştuğumuz, her bir parçasında şehit kanı olan bu toprağı neden sevdiğimizi ve atalarımızın neden gözlerini kırpmadan canlarını seve seve verdiğini anlamış oluruz. İstiklal Marşı vatan ve millet sevgimizi en üst noktaya çıkarabileceğimiz yegane eser olarak Mehmet Akif’ten Türk Milleti’ne miras kalmıştır. 10 Kıta İstiklal marşının anlamı ve önemi nedir? Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;O benimdir, o benim milletimindir ancak. İstiklal Marşı zorlu savaş ve yurdumuzun işgaline karşı savunulduğu, çok zor yıllarda yazılmıştır. Bu sebeple Mehmet Akif Türk Milletine ve Türk Ordusu’na cesaret ve dirayet aşılamak için şiire KORKMA sözüyle başlamaktadır. Şiirin devamında ise BAYRAK’ın yurtta en son insan, en son hane, en son ocak kalana kadar inmesi mümkün değildir. Mustafa Kemal Atatürk de “Arkadaşlar! Gidip, Toros dağlarına bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir ocak tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu Dünya’da hiç bir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.” diyerek son insanımız kalana dek direneceğimizi ve mücadele edeceğimizi belirtmiştir. Çünkü bayrağımız milletimizin yıldızıdır ve en önemli bağımsızlık sembolümüzdür. Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal! Mehmet Akif Bu mısralarında bayrağı nazlı bir sevgiliye benzetmiştir. Çünkü Bayrak Türk Milleti’nin en büyük sevgilisidir. Ve işgal günlerinde ve milli mücadele günlerinde, ülkemizin içinde bulunduğu durum bayrağımızı üzmüş, hatta kaşlarını çatarak öfkelendirmiştir. Şair bayrağın bir gülüşüne muhtaç olduğumuzu, çünkü ancak o gülerse, ancak o dalgalanırsa huzur bulacağımızı belirtmiştir. O kaşlarını çatmadığında ancak şehitlerimizin akan kanlarının helal olcaktır. Çünkü bu millet Hakk’a tapar ve onun uğruna dökülen kanlar gibi helaldir İstiklal ve özgürlük! Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, dağları, enginlere sığmam, taşarım. Şair bu kıtada bir parçası olduğu Türk Milleti’nin, insanlığın ilk çaplarından beri hür ve bağımsız yaşadığını ve bundan sonra da hür yaşayacağını anlatmıştır. Kimse Türk Milleti’ni boyunduruğu altına alamaz ve zincirleyemez. Eğer bu milletin önüne engeller konursa, bağımsızlığına göz dikilirse dağları delip, denizleri taşıracak güçtedir. Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar? Bu kıtada şair Anadolu’ya hücum eden batılı ülkelere meydan okuyor. Avrupalı ülkelerin Kurtuluş Savaşı sırasında teknolojisi çok ilerlemişti. O yüzden batının ufuklarına bakıldığı zaman orada çelikten bir duvar görülse de şair bizim sınırlarımızın iman dolu göğüsler gibi olduğunu söylemiştir. Ve iman dolu bir göğüs en sert çelikten bile daha dayanıklıdır. Ardından şair Ulusun! diyerek iki anlama gönderme yapmıştır. Birincisi Türk Milleti’ne “Ulusun, büyüksün, yücesin” korkma derken, ikinci anlamda “düşmanlar köpek gibi ulusun, korkma” anlamında kullanmıştır. Çünkü Batı’nın medeniyeti denen yozlaşmış, canavarın gücü, iman gücünü boğmaya yetmez! Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, et gövdeni, dursun bu hayasızca sana va’dettiği günler Hakk’ın…Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın. Şair burada Türk Milleti’nin neferlerine seslenmektedir. Anadolu’yu istila etmeye çalışan ar ve edeb bilmeyen, hayasız alçaklara karşı gerekirse göğsünü siper ederek, kanını-canını ortaya koyarak savaşmasını istemiştir. Çünkü o zaman Allah’ın vaat ettiği güzel günlerin bir an önce gelceğine inanmaktadır. Bastığın yerleri toprak!’ diyerek geçme, tanıDüşün altındaki binlerce kefensiz şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanıVerme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı. Şair savaşan milletimize, vatanın her bir toprak parçasının kutsal olduğunu anlatıyor. Çünkü Türk Milleti yüzyıllarca bu topraklara kanını dökmüştür. Ve o kanla sulanan toprak artık bu milletin vatanıdır. Ve bu vatan üstünde savaşan askerlerimizin hepsi şehit oğullarıdır. Şair askerlerimizin bunu bilmesini ve bu vatanı savunarak, dünyalara değişmeyerek korumalarını istemiştir. Çünkü bu vatan layıkıyla savunulmaz, kıymeti bilinmezse o zaman şehit olan atalarımız ve dedelerimiz incinecektir. Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda. Her bir köşesi doğa harikası olan bu vatanımız bir cennettir. Yüzyıllardır atalarımız bu cennet için canlarını vermişlerdir. O kadar ki yerden bir avuç toprak alıp sıksak şehitler fışkıracaktır! Bu yüzden Allah canımızı, en sevdiklerimizi, her şeyimizi alsın yeter ki bizi bu güzel vatanımızdan ayrı düşürmesin! Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeliDeğmesin mabedimin göğsüne namahrem ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli. Şair burada Allah’a hitap etmektedir. Tek bir dileğinin olduğu o da mabedlerimizin, ibadet yerlerimize namahrem, arsız, utanmaz ellerin değmemesidir. Çünkü okunan ezanlarımız bu dinin temelidir. Ve sonsuza kadar bu vatanın üstünde inlemelidir! O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;O zaman yükselerek arşa değer belki başım. Bu kıta bir önceki kıtanın devamı niteliğindedir. Ezanlar vatanımızda susmadıkça şehitler de şaad olacaktır. Öyle ki varsa mezar taşları bile secde edecektir. Ve şehidin her yarasından kan ve yaş boşalacak, en sonunda ruhunun en temiz hali, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve başı göklere kadar uzanacaktır! Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi sana yok, ırkıma yok izmihlalHakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal! Bu kıta’da artık milli mücadele kazanılmıştır. Şair zaferin mutluluğunu yaşamaktadır. Daha önce kaşlarını çatan hilal, bayrağımız artık gökyüzünde şafaklar gibi dalgalanmaktadır. Ve onun için dökülen kanların artık hepsi helaldir. Ve bundan sonra kıyamete kadar bayrağa ve Türk Milleti’ne korku kalmamıştır. Çünkü hürriyet ve özgürlük daha önce de hür yaşamış olan ve Allah’a tapan Türk Milleti’nin hakkıdır!
istiklal marşı okumanın püf noktaları